Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) kapsamında açıkladığı varsayılan emisyon değerlerinin Türkiye’nin düşük karbonlu üretim yapısını yeterince yansıtmadığı bildirildi.
Türk demir çelik sektörü, mevcut yaklaşımın rekabet gücünü zedelediğine dikkat çekerek varsayılan değerlerin ülkelerin üretim yöntemlerini esas alacak şekilde yeniden değerlendirilmesi çağrısında bulundu.
Ege Demir ve Demirdışı Metaller İhracatçıları Birliği Başkanı Yalçın Ertan, Avrupa Birliği tarafından hayata geçirilen CBAM’in küresel ticaretin karbon temelli yeniden şekillendiği yeni dönemin en önemli politika araçlarından biri olarak öne çıktığını vurguladı.
Ertan, özellikle ihracat odaklı yapısıyla Avrupa pazarına güçlü entegrasyona sahip çelik sektörü açısından CBAM’in yalnızca çevresel bir düzenleme değil, aynı zamanda rekabet koşullarını doğrudan etkileyen stratejik bir unsur haline geldiğini belirtti.
CBAM’in temel amacının karbon kaçağını önlemek ve üretimin daha düşük çevresel standartlara sahip ülkelere kaymasını engelleyerek küresel ölçekte daha sürdürülebilir bir üretim yapısını teşvik etmek olduğunu ifade eden Ertan, mekanizmanın Avrupa Birliği pazarına ihracat yapan üreticiler ile bu ürünleri ithal eden firmaları doğrudan etkilediğini kaydetti.
Ertan, uygulamada kullanılan yöntemlerin ve hesaplama yaklaşımlarının farklı ülkelerin üretim yapısını doğru şekilde yansıtmasının kritik önem taşıdığını belirtti.
“Gerçek veriler üzerinden hesaplama yapılmalı”
Türkiye çelik sektörünün üretim yapısı itibarıyla dünyada farklı bir konumda yer aldığını belirten Ertan, sektör üretiminin yaklaşık yüzde 70’inin elektrik ark ocağı (EAF) yöntemiyle, büyük ölçüde hurda bazlı olarak gerçekleştirildiğini ifade etti.
Bu durumun Türkiye’yi daha düşük karbon yoğunluklu üretim yapan ülkeler arasında öne çıkardığını belirten Ertan, ancak bu avantajın CBAM kapsamında nasıl yansıtıldığının ayrı bir konu olduğunu, ürünün içerdiği karbon emisyonunun doğrudan mali yükümlülüğü etkilediğini kaydetti.
Ertan, emisyonların nasıl hesaplandığı ve değerlerin doğrulanmasının kritik hale geldiğini, verilerin temin edilememesi ya da akredite kuruluşlarca doğrulanmaması durumunda varsayılan emisyon değerlerinin devreye girdiğini ifade etti.
“Akredite kuruluşların belirlenmesi önemli”
Ertan, esas olanın emisyon hesaplamasının üretici tesislerden alınan ve CBAM metodolojisine uygun şekilde doğrulanmış gerçek veriler üzerinden yapılması olduğunu belirterek, doğrulayıcı kuruluşların henüz belirlenmemesinin belirsizlik oluşturduğunu kaydetti.
Doğrulayıcı kuruluşların yetkilendirilmesine ilişkin belirsizliğin firmaların doğrulama hizmetlerine zamanında erişimini zorlaştırabileceğini ifade eden Ertan, bunun ilave maliyetler ve operasyonel aksaklıklar doğurabileceğini bildirdi.
“Mevcut yaklaşım üretim gerçeklikleriyle çelişiyor”
Türkiye’nin EAF ağırlıklı üretim yapısına rağmen varsayılan emisyon değerlerinin bu yapıyı yeterince yansıtmadığını belirten Ertan, Türkiye’nin fiili emisyon performansının üzerinde bir karbon yoğunluğu ile temsil edildiğini ifade etti.
Bazı ürün grupları için Türkiye adına belirlenen değerlerin, üretiminin büyük bölümü yüksek emisyonlu yöntemle gerçekleşen bölgelerin üzerinde olmasının mevcut yaklaşımın üretim gerçeklikleriyle çeliştiğini gösterdiğini belirten Ertan, bu yaklaşımın kabul edilmesinin mümkün olmadığını kaydetti.
Bakanlıklardan destek çağrısı
Ertan, Türkiye’nin EAF ağırlıklı üretim yapısının dikkate alınması ve varsayılan değerlerin buna göre değerlendirilmesinin ihracatçıların fiyat rekabetinden olumsuz etkilenmemesi açısından önemli olduğunu ifade etti.
Doğrulayıcı kuruluşların yetkilendirilmesine ilişkin belirsizliğin uygulamada maliyet artışı ve operasyonel aksaklıklar doğurabileceğini belirten Ertan, bu süreçte ilgili kurum ve kuruluşların ortak yaklaşım ortaya koyması ve gerekli girişimlerin uluslararası platformlarda gündeme getirilmesi için Bakanlıklardan destek beklediklerini kaydetti.













